Split/Parçalanmış(2016)

mv5bztjingm2njitndriyy00zjy0ltgwntitzdbmzgrlodq4ythkl2ltywdlxkeyxkfqcgdeqxvymjy5odi4ndk-_v1_sy1000_cr006751000_al_

Konusu ve başrol oyuncusu açıklandığından beri sabırsızlıkla beklediğim Split bu hafta gösterime girdi ve ben de bugün koşa koşa sinemaya gittim, bu harika filmden bahsetmeye hazırım.

Çoklu kişilik bozukluğu olan Kevin’ın vücudunda yaşayan 23 kişiliğe ve her bir kişiliğin Kevin’ın vücudunda meydana getirdiği biyokimyasal ve karakteristik değişimlere odaklanan Split son ana kadar seyirciyi ekrana bağlıyor diyebilirim. Özellikle insan beynine yüklediği potansiyeller ve psikolojik rahatsızlıklara yeni bir bakış getirmesi sebebiyle bu konulara ilgi duyanlara şiddetle öneriyorum. Ancak psikolojik hastalıklar, çocuk suistimali, taciz ve şiddet sahnelerinden rahatsız olabilecekleri uyarmış olayım.

mv5boweym2u3nzctnjnlns00mtezlwexmzctndmwywu1ogi2nje0l2ltywdlxkeyxkfqcgdeqxvynda5njmynjy-_v1_sx1777_cr001777739_al_

Split’in yönetmeni The Sixth Sense/Altıncı His‘ten tanıdığımız M.Night Shyamalan (kendisi filmlerindeki doğaüstü sürprizlerle meşhurmuş bu arada, ben bilmiyordum.) Psikolojik gerilim türünde olan bu filmde de doğaüstü ögeler var ama inandırıcılığını kaybetmiyor korkmayın, hatta tam tersine bana bazı şeylerin olabilirliğini sorgulattı. Özellikle sonu bağlanırken gerilim, şiddet ve doğaüstü olaylar çok dengeli ve tadında, bir iki istisna dışında taşlar yerine oturuyor. Önceki diyaloglar ve flashback sahnelerle bağlantılı şeyler öğreniyoruz. Film ilerlerken kötü adamla eş zamanlı olarak kurbanları da daha yakından tanıyoruz. Bu amaca hizmet eden bazı sahneleri gereksiz bulanlar olmuş ama ben filme derinlik ve gerçekçilik kattığına inanıyorum.

Gerçekten zevkli bir film, bu yıl film önerisi isteyenler için listemin üst taraflarında olacak gibi görünüyor. Filmi bu kadar zevkli yapan en önemli şeylerden birinden bahsetmeden geçemeyeceğim, o da kurbanları başarıyla canlandıran genç kızları gölgede bırakan James McAvoy‘un muhteşem oyunculuğu. Uzun süredir çok severek takip ediyorum McAvoy’u, bu filmde de tüm beklentilerimi karşıladı, her bir kişiliği farklı insanlarmış gibi izledim. X-Men‘deki gibi popüler rollerinden dolayı James McAvoy’un hak ettiği övgüyü alamadığını düşünüyorum maalesef. 2013 yapımı komedi-dram-suç filmi Filth/Pislik‘i izlediğimde beni çok şaşırtmıştı McAvoy, Split ile daha da çok şaşırttı. Filth’i izleyenler zaten neden McAvoy’un Split için mükemmel baş rol olduğunu anlamışlardır. Filth de çok başarılı bir film, yaş sınırına bakmak şartıyla izlemenizi öneririm.

Dikkat, spoiler gibi bir şey!

mv5bmjmwotq2otc1n15bml5banbnxkftztgwota2mdy1ote-_v1_sy1000_cr0015521000_al_

Son otuz saniyeyi benim gibi siz de anlamadıysanız, aynı yönetmenin 2000 yapımı Unbreakable filmini izlemediniz demektir. Biraz internette dolaştım ve yönetmenin açıklamalarına bakılırsa son otuz saniyenin sürprizi Bruce Willis’in anlamsız cameo’su değilmiş. Geçirdiği bir tren kazasından sonra doğaüstü güçler kazanan bir adamın hikayesini anlatan Unbreakable filmindeki karakterlerden birini derinleştirip kökenini anlatmak isteyen Shyamalan bunu ayan beyan yapmak istememiş ve bizi şaşırtmak istemiş. Herkes psikolojik gerilim filmi izliyorum zannederken son sahnede aslında seri olduğunu bilmediğimiz bir film serisinin ikinci filmini, bir köken hikayesini izlemiş olduğumuzu anlıyoruz yani. Unbreakable’ı henüz izlemediğim için bu konuda başka şeyler söyleyemiyorum ama izleyenler bile son sahnede çalan Unbreakable’ın müziğini duyana kadar iki filmin bağlantılı olduğunu düşünmemişler bile. Eh, yine herkesi şaşırtmayı başarmış diyebiliriz. Bu evrende geçen bir devam filmi daha çekilecek diye bir söylence var ama ne kadar doğru, izlesek bile devam filmi olduğunu anlar mıyız bilemiyorum. 😀 Ayrıca keşke 23 kişiliği ayrı ayrı daha çok görseydik diyenler için genişletilmiş versiyon için ek sahneler çekilmiş, yoldaymış. (:

2017 favorilerimden biri Split, öneridir diyorum ve M.Night Shyamalan’ın diğer filmlerini izlemeye gidiyorum. İyi seyirler!

 

 

Arrival/Geliş(2016)

arrivalteaseronline1-shtkenemasierraleonecoordinates

Arrival (2016) – Spoiler yok!

Dünya’nın 12 farklı yerinde ortaya çıkan uzay gemileri, diğer tüm insanlar gibi Louise Banks’in de hayatını alt üst eder. Nasıl ve neden geldikleri bilinmeyen bu dünyadışı cisimleri araştırmak için kurulan takıma dilbilimci olarak katılan Louise’in görevi oldukça kritiktir: Uzaylılarla iletişim kurarak tüm sorulara cevap bulmak. Film boyunca Louise’in insan beyninin ve modern dil anlayışının sınırlarını zorlamasını izlerken bu uzaylıların Louise’in geçmişindeki ve geleceğindeki ayak izlerini takip ediyoruz.

Arrival’ın konusu ne diye sorarsanız iletişim derim. Evet bilim kurgu filmi biliyorum ama bence izleyen herkesin iletişime ve insan beyninin işleyişine olan bakışını değiştirecek Arrival. Tartışmaya açık bir konu olsa da spoiler vermeden konuşamayacağım için derine inmeyip yorumlara bekliyorum.

Bilimkurgu denince aksiyon bekleyenlerdenseniz bu filmi sakin ve belki yavaş bulabilirsiniz ama ben filmin gizem dozunu ve ritmini çok beğendim. Son ana kadar seyircinin kafasında soru işaretleri bırakıyor Arrival ve insanın feleğini şaşırtacak kadar şoka sokmasa da hoş bir şekilde açıklıyor her şeyi. Filmi izlerken en büyük endişem de çok güzel örülmüş kurgunun sonunda havada kalması ya da saçma bir noktaya üstünkörü bağlanmasıydı ki öyle bir şey olmadı.

Filmin en güzel taraflarından biri ise en başta gördüğümüz kızına ait yaşam kesitlerinin filmin geneline yayılıp hikayeyeyle iç içe geçmesi ve sonradan gördüğümüz gibi zaman çizgisinde kilit özelliğine kavuşması. Bu aynı zamanda Louise karakterinin gelişimini ve filmin mesajına bakışımızı bambaşka bir yere taşıyor.

arrival

Amy Adams ve Jeremy Renner oyunculuklarıyla gayet başarılılar. Louise’in bu kadar güçlü bir kadın karakter olmasının sebeplerinden biri de Amy Adams’ın rolünün hakkını vermesi diye düşünüyorum.

Görsellik tam ihtiyaç duyulduğu kadar çok güzel kullanılmış, artık efektlerin abartılmadığı bir film izlemek çok zor bildiğiniz gibi. Güzel müzikler ise The Theory of Everything (Her şeyin Teorisi) ile Oscar adaylığı ve Altın Küre ödülü olan Jóhann Jóhannsson’a ait. (Jóhannsson senden tek isteğim daha az keman!) Yani genel olarak etkilendiğim ve beğendiğim bir film oldu Arrival, bana katılanlar olmuş ki 2017 Oscar Ödülleri’nde 8 adaylığı var. Bol şans diyelim. 🙂

Not: Ted Chiang’ın Story of Your Life isimli kitabından uyarlanmış. Kitap “Geliş” adıyla Monokl yayınlarından çıkmış, bilginize.

La La Land (2016)

 

1

-Sürekli birbirimize rastlamamız çok garip.

-Evet, garip. Belki bir anlamı vardır.

-Pek sanmıyorum.

-Ben de öyle.

La La Land (2016) (10/10)

6 Altın Küre ve 14 Oscar adaylığıyla son birkaç haftanın en çok konuşulan ve sevilen filmlerinden biri olan La La Land (Aşıklar Şehri), komedi ve dram unsurları içeren bir müzikal. Konusunu kimseye sormayın: Hayaller! Filmin yönetmeni ve senaristi Damien Chazelle, Whiplash (2014) ile pek çok ödülün yanı sıra benim için yılın favorisi olmaya da hak kazanmıştı. Uzun zamandır severek izlediğim Emma Stone ve Ryan Gosling ikilisi enerjileriyle hem samimi hem de göz kamaştırıcı olmuşlar. Emma Stone’un Birdman (2014) filmindeki yardımcı kadın oyuncu adaylığından sonra böyle ödül yağmuruna tutulacak bir film bekliyordum ondan, Oscar Ödülleri’nde de kendilerine bol şans dileyerek esas beni ilgilendiren kısma geçiyorum. Çok seveni olan bu filme olan duygularımı üç bölüme ayırarak anlatmak istiyorum.

  1. Poster yayınlandığında filmi mutlaka izleyeceğimi biliyordum.
  2. İlk fragmanı izlediğimde bu filmi seveceğimi biliyordum.
  3. İlk izleyişimde ise önceki olumlu beklentilerimin de üstüne çıkacağını ve bu kadar şaşıracağımı bilmiyordum.

Sinemadan çıktığımda ruhum hafiflemiş ama resmen kalbim kırılmıştı. Bu iki duygunun birleşimi nasıl oluyor diye bana sormayın yönetmene sorun, güzel oluyormuş! Sonraki bir hafta film aklıma geldikçe içlendim, hala soundtrack albümünü dinliyorum. Kısacası çok etkilendim. Eğer siz de benim gibi müzikal seviyorsanız ve klasik müzikal beklentileriyle bu filmi izleyecekseniz şaşırmaya hazır olun, çünkü La La Land beklentileri karşılayıp aynı zamanda incelikle kuralları yıkmayı başarıyor.

Filmin en önemli ve özel unsurlarından biri müziği. Açıkçası filmin ilk yarısında müzik beklentimin altında kalmıştı, özellikle giriş performansında daha gösterişli bir açılış bekliyordum sanırım. Ancak film ilerledikçe samimiyetiyle beni sardı. Damien Chazelle kesinlikle müziği hikayenin dili yapmayı çok iyi biliyor ve duygu yoğunluğunun arttığı sahneler de çoğunlukla müzikle dile getiriliyor. Sonradan anladım ki müzikteki sadelik ve samimiyet, müziğin filmi gölgede bırakmak yerine hikayenin biçimlerinden biri haline gelmesini sağlıyor. Emma Stone ve Ryan Gosling’in güzel ama insanüstü olmayan sesleri hikayeyi daha gerçek ve daha samimi kılıyor.

Kendim yapmışım gibi gurur duyuyorum bu filmle, herkese izletip benim kadar sevmelerini bekliyorum. Siz de izleyin! Gözleriniz, kulaklarınız, ruhunuz beslensin! Eğer çoktan izlediyseniz ve benim gibi hala sağda solda hakkında yazılanlara bakıyorsanız sizi aşağıdaki spoiler dolu kısma bekliyorum.

*SPOİLER*

161212_r29165-1200x746-1480541577

Filmde yıkılan ufak tefek kuralları gördüğümde aklıma ilk gelen şey Chazelle’in modern bir müzikal yaparken gerçekten modernle klasiği kaynaştırmasıydı. Kendisinin ve eleştirmenlerin 1950’lerin müzikallerine bir övgü olarak gördüğü film bence teknik, senaryo, müzik hangi açıdan bakarsanız bakın modernle klasiğin dengeli ve barışçıl bir karışımı. İnternette hep bahsedilen eskiye ait özelliklerden bazıları şunlar: cinemascope tekniğiyle çekilmiş olması, renkler, dekorda sık sık yer alan eski film afişleri ve bazı ikonik çekim mekanları, koreografide ve senaryoda 1950’lerde çekilmiş pek çok müzikali hatırlatan detaylar, ana karakterlerin bariz nostalji tutkusu, genel olarak Yıldızlar Şehri (City of Stars) Los Angeles’a (LA) beslenen sevgi.

İncelikle yıkıldığından bahsettiğim kurallara gelirsek detaylardan büyük resme doğru ilerleyebiliriz sanırım. Tam yakınlaştıkları sırada çalan telefon, gösterişli giriş performansından sonra gerçekliğe dönen trafik, hayalle gerçeğin karıştığı büyülü gerçekçi sahneler, Los Angeles’ın filmlere yansıyan büyülü tarafına karşın sahtelik ve sıradanlık kokan hırçın yüzü ve en önemlisi romantik ilişkilerdeki klasik filmlerde bulamayacağımız modern anlayış.

25276e57292dd22cf3dc3da0b6aeb0cb

Romantik bir filmin sonunun mutlu olup olmadığı geleneksel olarak çiftin kavuşup kavuşmamasına bağlanır. Chazelle bu en önemli kuralı yıkarak mutlu bir son veriyor bize. Bir ilişkinin en önemli kısmı vardığı nokta değil iki insana kattığı şeylerdir diyor kısaca. Mia ve Sebastian’ın sonunda birlikte olamaması kalbimizi kırsa da en çok ihtiyaç duydukları şeyi en doğru zamanda verdiler birbirlerine: Cesareti. Hepimiz umudumuz azaldığında, dikkatimiz dağıldığında ya da yoldan ayrıldığımızda bize kim olduğumuzu ve nereye gitmek istediğimizi hatırlatan birilerine ihtiyaç duyarız. Bu her zaman kolay değildir ve cesaret ister, özellikle yolun sonu sevdiklerimize çıkmıyorsa. Mia ve Sebastian bunu başarabildikleri için La La Land benim için mutlu sonla bitiyor. Filmin başarısının en büyük sebebi de hayal etmenin, çalışmanın ve umudunu kaybetmemenin ne demek olduğunu göstermek bana göre.

Filmin en güzel sahnesi şüphesiz önceki şarkıların ve sahnelerin sentezi olan son sahne. Sebastian’ın Mia’yı tekrar gördüğünde hissettiklerini ve hayalinde yeniden yazdığı geçmişi piyanonun yansımasından izliyoruz. Bir hayatı bir şarkının içine sığdırmak böyle bir şey olsa gerek. Gözleri dolmayan varsa yorum yapmıyorum.

La La Land her izleyicisi için olduğu gibi benim için de ayrıcalıklı bir yerde. Herkes bu filmi izlesin, var olan tüm ödülleri toplasın istiyorum. Siz izleyip benim kadar sevmeseniz de canınız sağ olsun, umarım siz de ruhunuza dokunan bir film keşfetmenin zevkine varırsınız en kısa zamanda.

Söylenecek daha çok şey var aslında, Ryan Gosling’in üç ayda yakın çekimin gerektirdiğinden daha fazla piyano ve tap dansı öğrenmesi veya City of Stars şarkısını söyledikleri sahnenin Emma Stone ve Ryan Gosling’in ilk ve canlı düeti olması yani önceden kaydedilmemiş doğaçlama bir performans olması gibi. (Son anda birkaç bilgi daha sıkıştırdım. 😛 ) İlgilenenler Youtube’da röportaj veya inceleme videolarına bakabilirler. İyi seyirler!

Türkçe altyazılı fragman

İllüstrasyon: Chris Gash (The New Yorker)